Install Theme

Bir Daha Eve Dönemeyiz

image

1973 tarihli Nicholas Ray filmi We Can’t Go Home Again, geçen yıl büyük uğraşılar sonucu bulup izlediğim benim için her açıdan unutulmaz bir film. Gerçek anlamda bir sinemateği olmayan Istanbul’da özellikle son yıllarda bilindiği gibi her ay bir sinematek gibi film gösterimleri düzenleyen -bir kısmı müze olan- bir sürü kuruluş ve mekan var. Bunlardan biri de Pera Müzesi, Pera Film adıyla kemikleştirdikleri etkinliklerinin bu ayki ayağını müzedeki sergilerine uygun olarak Sokak Bizden Sorulur! Hayat, Sanat, Müzik bölümü oluşturuyor.

Bu etkinlikte başta unutulmaz olarak da nitelendirdiğim benim için etkinliğin sokak temasını gölgede bırakan We Can’t Go Home Again ve Ray’in dul eşi Susan Ray imzalı 2011 yapımı belgesel Don’ Expect Too Much gösteriliyor. İki yıl önce restore edilmiş We Can’t Go Home Again’in kaçırılmaması gerektiğini düşünüyorum, zaten Ray’i sevenlerin bir yerlede bulup filmi izlediğinden de eminim ama tekrar izlemek hatta bu iki filmi birlikte izlemek için de etkinliğin iyi bir fırsat olduğuna inanıyorum.

Filmi izledikten sonra ise bloguma yolunuz tekrar düşer, ilginizi çeker ve okumak isterseniz kısa süre önce İngilizceden çevirdiğim, çok sevdiğim film eleştirmeni, düşünür, cine-son Serge Daney'in We Can't Go Home Again ile ilgili yazmış olduğu yazıyı paylaşıyorum.

Devamını Oku

ekip:


Tumblr’dan yüzlerde bu ay: Müge Yıldız
Merhaba Müge. Tumblr Ekip olarak bize vakit ayırdığın için teşekkür ederiz öncelikle. Dilersen seni biraz tanıyalım, Müge kimdir, neler yapar biraz anlatır mısın bize?
Galatasaray Üniversitesi İletişim Bölümü (Radyo, Televizyon ve Sinema) mezunuyum. Bir dönem Paris III Sorbonne Nouvelle’de aldığım sinema derslerinden ilhamla sinema ve felsefe arasındaki ilişkiyi incelemek için Galatasaray Üniversitesi’nde Felsefe yüksek lisansı yapmaya başladım. Gilles Deleuze’ün felsefesinde sinema ve felsefe ilişkisi üzerine çalıştığım tezime ilk kısa filmimi çekebilmek için bir süre ara verdim. Geçtiğimiz Eylül ayında gerçekleştirdiğim filmim, sıklıkla film izleyip, sinema üzerine düşünüp ve filmler üzerine yazdığım bir sürece denk geldiği için henüz kurgusunu bitiremedim. Film çekmek ve sinema üzerine bir şeyler karalamanın dışında fotoğraf da çekiyorum. Aslında fotoğraf da yine sinemaya olan ilişkimle benzer bir şekilde ilerliyor; sanıyorum ki görüntüleme, kaydetme, gösterme, görme ve onun üzerine dönüp düşünme genel olarak tüm yaptıklarımı özetliyor. Tezime başlamadan önce bir süre Açık Radyo’da folk-indie müzik üzerinde bir program yayınlamış ve bir süre DJ’lik yapmıştım; ancak sosyal ortamlarda aktif bir birey olmaktan hoşlanmadığım için müzik ile ilişkim daha kişisel kaldı. Şimdi de sadece gittiğim konserler üzerine yazıp çektiğim fotoğrafları paylaşıyorum.
Peki seni Tumblr ile tanıştıran ne oldu? Tumblr ile tanıştıktan sonra ilişkiniz nasıl bir gelişme gösterdi?
Aslında üniversite yıllarında arkadaşımla albüm ve konser yazıları paylaştığımız bir müzik blogumuz vardı. Daha sonra ben yüksek lisansa başlayınca bir süre blog yazarlığına ara verdim. Tumblr başlarda vakit buldukça baktığım, takip ettiğim bir sosyal ağ idi, yani ilk zamanlar sadece pasif bir kullanıcıydım. Daha sonra bir blog oluşturmak yazmadığım sürelerde biriken düşüncelerimi aktarmak için bir sayfa oluşturdum ve sanıyorum ki sonra tam bir Tumblr insanı haline geldim. Özgün paylaşımlar yaptığım toplamda dört ayrı sayfam var.
Read More

ekip:

Tumblr’dan yüzlerde bu ay: Müge Yıldız

Merhaba Müge. Tumblr Ekip olarak bize vakit ayırdığın için teşekkür ederiz öncelikle. Dilersen seni biraz tanıyalım, Müge kimdir, neler yapar biraz anlatır mısın bize?

Galatasaray Üniversitesi İletişim Bölümü (Radyo, Televizyon ve Sinema) mezunuyum. Bir dönem Paris III Sorbonne Nouvelle’de aldığım sinema derslerinden ilhamla sinema ve felsefe arasındaki ilişkiyi incelemek için Galatasaray Üniversitesi’nde Felsefe yüksek lisansı yapmaya başladım. Gilles Deleuze’ün felsefesinde sinema ve felsefe ilişkisi üzerine çalıştığım tezime ilk kısa filmimi çekebilmek için bir süre ara verdim. Geçtiğimiz Eylül ayında gerçekleştirdiğim filmim, sıklıkla film izleyip, sinema üzerine düşünüp ve filmler üzerine yazdığım bir sürece denk geldiği için henüz kurgusunu bitiremedim. Film çekmek ve sinema üzerine bir şeyler karalamanın dışında fotoğraf da çekiyorum. Aslında fotoğraf da yine sinemaya olan ilişkimle benzer bir şekilde ilerliyor; sanıyorum ki görüntüleme, kaydetme, gösterme, görme ve onun üzerine dönüp düşünme genel olarak tüm yaptıklarımı özetliyor. Tezime başlamadan önce bir süre Açık Radyo’da folk-indie müzik üzerinde bir program yayınlamış ve bir süre DJ’lik yapmıştım; ancak sosyal ortamlarda aktif bir birey olmaktan hoşlanmadığım için müzik ile ilişkim daha kişisel kaldı. Şimdi de sadece gittiğim konserler üzerine yazıp çektiğim fotoğrafları paylaşıyorum.

Peki seni Tumblr ile tanıştıran ne oldu? Tumblr ile tanıştıktan sonra ilişkiniz nasıl bir gelişme gösterdi?

Aslında üniversite yıllarında arkadaşımla albüm ve konser yazıları paylaştığımız bir müzik blogumuz vardı. Daha sonra ben yüksek lisansa başlayınca bir süre blog yazarlığına ara verdim. Tumblr başlarda vakit buldukça baktığım, takip ettiğim bir sosyal ağ idi, yani ilk zamanlar sadece pasif bir kullanıcıydım. Daha sonra bir blog oluşturmak yazmadığım sürelerde biriken düşüncelerimi aktarmak için bir sayfa oluşturdum ve sanıyorum ki sonra tam bir Tumblr insanı haline geldim. Özgün paylaşımlar yaptığım toplamda dört ayrı sayfam var.

Read More

Kurt Vile : Güzel Bir Güne Uyanmak

image

Fransız film kritiği Serge Daney, sinemanın özünün bir zaman yaratması olduğunu söyler. Karanlık bir salonda ekrandaki görüntüler gözümüze düştüğü an bazı iyi filmler daha ilk saniylerinde bizi yeni bir zamana taşır, yabancı olduğumuz ama belki sonunda bizim bir parçamız olacak bir zamana. 

16 Nisan gecesi Salon IKSV’de Avrupa turnesinin son konserini veren Kurt Vile’in solo performansı da az çok bana Daney, sinema için söylediği şeyleri hatırlattı. Bir müzik deneyiminin, özellikle karanlık bir salonda, sadece müzisyeni aydınlatan bir ışığın olduğu, bir şarkıcı/söz yazarının gitarıyla yarattığı bu atmosferden çıkan bir müzik deneyiminin bir zaman yarattığını söyleyebilir miydim? Kant’i düşünürsem çoktan bu ve her deneyim ve onun zemini içi bir zaman ve uzaya ihtiyacım olduğunu kabul ederdim, ama burada altını çizmek istediğim Bergsoncu bir anlamda yeni bir zaman deneyimi olduğunu belirtmeliyim. 

Devamını Oku

Karanlık Pierrot Keiji Haino

image

1952 doğumlu Japon noise efsanesi Keiji Haino geçtiğimiz 19 Nisan Cumartesi günü Nova Müzik Serisi Nisan ayağı kapsamında Borusan Müzik Evi’ndeydi.

Konserden bahsetmeden önce de Nova Müzik Serisi’ni düzenleyenlerden Necati Tüfenk’in Keiji Haino’yu tanımladığı güzel bir kısa yazısını birebir buraya not düşmek istiyorum.

61 yaşında, 1971’den beri müzik yapan, hayatı boyunca sadece siyahlar giyen, güneş gözlükleri takan ve çok uzun düz saçlarıyla tanınan, aşırı entelektüel ve birikimli, bambaşka bir sanat vizyonuna sahip, çok enteresan bir karakter. Japon Devlet Radyosu’nda 1973 yılından beri yasaklı. Uçlarda müzik yapan her Japon gibi çok ama çok üretken. Rock, blues, serbest doğaçlama, minimalizm, gürültü(bolca), psychedlia yaptığı müzikal türlerden yada stillerden bazıları. Batı Avrupa’da Haino’yu bir ilah ve büyük bir usta olarak gören adamlardan ilk aklıma gelenler: Thurston Moore (Sonic Youth), Mike Patton (Fantomas, Tomahawk, Faith No More), John Zorn ve tüm silah arkadaşları, Fennesz, Godspeed You Black Emperor vs.vs. Üzerine doktora tezi yapıldı. Londra Üniversitesinde. Sanat çevrelerinin çok derin saygı duyduğu bir karakter. 19 Nisan gecesi saat 23:00’den itibaren ne yapacak Haino: Kırmızı Gibson SG’siyle, nerden geldiği belli olmayan vokaliyle ve bir sürü ses pedalıyla; boşluktan yaratılmış bir gürültü yumağını bir hortuma dönüştürüp bizi o hortumun içine alıp herkesin gitmek istediği yerlere tek tek götürecek.

Devamını Oku

Aki Kaurismäki: Şeytan İcadı

image

Aki Kaurismäki, geçtiğimiz günlerde filmlerini olası seyircisine ulaştırabilmek adına dijital ortama aktardığını duyurmak için açık bir mektup yayınladı. Bu vesileyle “Şeytan icadı” olarak nitelediği dijital sinemayla ilgili görüşlerini de açıklayan Kaurismäki’nin bu mektubunu Kaurismäki Dotları Cemiyeti adına çevirdik.


ŞEYTAN İCADI

"Bildiğimiz insan kültürünü yok eden, mesleğimizi elimizden çalan, bizi yapay zekanın uzun vadede kölesi yapan (kendimize çiftlik hayvanı olarak davranır gibi) dijital/sayısal teknolojiyi şeytan icadı olarak görsem de aynı zamanda yapılan şeyin geri alınamayacağının, Alâeddin’in lambasından çıkan cini içine yeniden yerleştirilemeyeceğinin de bilincindeyim, inek kaçtıktan sonra kapıyı kapatmanın ya da dökülen sütün ardından ağlamanın bir anlamı yok.

Bu yüzden (ve çünkü başka bir yolu yok), mütevazi filmlerimi olası izleyiciye ulaşılabilirliğini devam ettirmek için, şimdilik bilinmeyen biçimlerde olan bir kaçıyla ve yenilerinin dijitale aktarmasını henüz bitirdim.

Kabul ediyorum ki her ana rengin kendi tamamlayıcı renginin mahkumu olduğu geleneksel filmle rengin dijital tanımını karşılaştırmak çocukça bir şekilde kolaydır. Filmle karşılaştırınca, dijital görüntünün yüzeyi ölüdür ve ölü kalır, çünkü bu filmin yüzeyinde bir tür titreşim oluşturan fotokimyasal tepkimeye ya da ışığa dayalı değildir. Ve işte bu yüzden Fince biz buna ”elokuva” (‘canlı görüntüler’) diyoruz.

Devamını Oku