Mayıs 17, 2013 @ 4:46pm •
Text Post •
Tweet this •
Share on Facebook

We take snapshots, as it were, of the passing reality, and, as these are characteristic of the reality, we have only to string them on a becoming abstract, uniform, and invisible, situated at the back of the apparatus of knowledge, in order to imitate what there is that is characteristic in this becoming itself. Perception, intellection, language so proceed in general. Whether we would think becoming, or express it, or even perceive it, we hardly do anything else than set going a kind of cinematograph inside us. We may therefore sum up what we have been saying in the conclusion that the mechanism of our ordinary knowledge is of a cinematographical kind.
-Henri Bergson-Creative Evolution, 306, 1911.
(Picture- intersecting lives)
Nisan 17, 2013 @ 11:37am •
Text Post •
Tweet this •
Share on Facebook
Bir Oyuncu/Müzisyen Portresi: Caleb Landry Jones

Caleb Landry Jones 7 Aralık 1989 doğumlu Texas’lı genç bir oyuncu ve müzisyen. Şimdiye kadar toplam 11 filmde irili ufaklı rollerde yer alan Jones’un önce oyunculuğundan ardında ilgimi çeken müzisyenliğinden bahsetmek istiyorum.
Jones’u keşfetmem 2012 yapımı Neil Jordan filmi Byzantium filmiyle oldu. Jordan’ın 1994 tarihli Interview with the Vampire: The Vampire Chronicles filminden sonra vampir hikayelerine döndüğü bu filmde Jones baş karakter Eleanor’un aşık olduğu hasta genç Frank’i canlandırır. Anlaşılacağı üzere Jones bu filmde yardımcı rollerden birisindedir, ama Jones’un hasta insan duruşu, konuşması, bakışlarıyla filmde Frank karakterine belki olduğundan çok daha fazla şey katar.
Filmografisini araştırmaya başladıktan sonraysa geçtiğimiz !f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali’nin Keşif Bölümünde de gösterilen Brandon Cronenberg‘in (David Cronenberg’in oğlu) 2012 yapımı Antiviral filminde Syd March rolüyle başrolde olduğunu da görebiliriz.
Devamını Oku
Nisan 13, 2013 @ 5:04pm •
Text Post •
Tweet this •
Share on Facebook
Bir Sinema Dersi : Carlos Reygadas

9 Nisan günü 32. İstanbul Film Festivali kapsamında Meksikalı yönetmen Carlos Reygadas Eleştirmen Engin Ertan ile birlikte bir saati aşan bir sinema dersi vermek için konser dinlemeye alışık olduğumuz mekan Salon IKSV’deydi.
Festival bu yıl Carlos Reygadas için özel bir bölüm yapmış olmasının da vesilesiyle hem ilk filmlerini-kısaları dahil yönetmenin en son 2012 Cannes Film Festivali’nde En İyi Yönetmen ödülü aldığı merakla beklenen Post Tenebras Lux filmi izleme şansını elde ettik. Söyleşi son filminin gösteriminden önce bir tarihe konulmuş da olsa ilk filmleri ve genel olarak sinema sanatı hakkında görüşlerini ve yaklaşımlarını ilk ağızdan kısaca dinleyebilmiş olduk.
Söyleşi önce Reygadas’ın filmografisi hakkında Ertan’ın soruları daha sonra seyirci soruları ile ilerledi. Reygadas’ın inanılmaz bir serilik ve berraklıkla düşüncelerini ilettiği söyleşiden özellikle not alabildiğim bir kaç düşüncesini aktarabileceğim.
Devamını Oku
Nisan 13, 2013 @ 2:52pm •
Text Post •
Tweet this •
Share on Facebook
Hayatboyu (?)

Hayatboyu 2009 yılında Köprüdekiler filmiyle tanıdığımız yönetmen Aslı Özge’nin ikinci sinema filmi. Galasının 63. Berlin Film Festivali’nin Panorama Özel bölümünde yapan film 32. İstanbul Film Festivali hem Ulusal ve Uluslarası yarışma için çekildiği şehirdeki ilk gösterimini gerçekleştirdi.
İlk filmi Köprüdekiler’le 2009 yılında İstanbul Film Festivali’nde Altın Lale, En İyi Film ödülü alan Aslı Özge’nin Hayatboyu filmi de yine festivalin hemen ilgi uyandıran filmlerinden biriydi.
Köprüdekiler ile yönetmen Boğaz Köprüsünde çalışan üç erkek karakterin hayatlarına bakmış ve bu üç gerçek karakterin hikayelerini incelikli bir şekilde bir araya getirmişti. Gerçek insanlarla kurgulamış olduğu hikaye, hem İstanbul’a hem de işçi sınıfına belirli bir bakış içeriyordu. Filmdeki mekanlar (özellikle aklımda kalan PTT Eminönü eski binası) Boğaz Köprüsü dışında İstanbul’u ve yönetmenin anlatmak istediklerini göstermek için iyi düşünülmüştü. Mekanlarla birlikte sinematografik bir kaygı da duyan film kısaca iyi bir ilk film örneği göstermişti.
Devamını Oku
Nisan 11, 2013 @ 6:32pm •
Text Post •
Tweet this •
Share on Facebook
Sinefil

Aki Kaurismäki’nin Helsinki resmi, bu kitabın yazarı gibi, belirgin ve geniş olarak sinema salonlarıyla oluşmuştur. Şehri tanımaya başladığında Kaurismaki, kuşkusuz önceden şehrin etrafı büyük bölümde boşalmıştı, ama otobüs ve tramvaylar karanlık ve hala multipleks kalıbına dökülmemiş sinemalara her zaman götürürdü. Belki de bu atmosfer Kauas pilvet karkaavat (Drifting Clouds)’ın tramway baladında vardı.
Sinema salonları yakın zamanda bir kaç yüz metre ışının içinden hızlıca, finansal sonuçlarla pozitif ama psikolojik olarak negatif - yedinci sanatın ruhunu konuşmadan, merkezde gruplanmaya gitti ki bu yüzden geriye çok büyük bir şey bırakılmadı. Uzun geçit mendereslerinden sonra, içine popkorn işlemiş salonlara geçilir. Küçük bir ekranda birbirinin yerine geçebilen filmler gösterilir- eğer izleyici altıncı salona bilet bulamazsa, bir kişisel yapım ya da başka deyişle bir auteur filmi projeksiyon ediliyor kaygısıyı duymadan iç rahatlığıyla sekize bilet alabilir. Diğer yandansa Kaurismäki kardeşlerle, sinematek Joukola döneminden yirmi yıl sonra, herhangi bir diriltme başarısı, eğilimi olmadan iki sanat salonunu ve Andora denemesini ele almak için ortalık yaptığımda, Aki Kaurismaki’nin ilk jesti mekanların önceki sahiplerinin malı olan iki popkorn makinasını dışarıya atmak olmuştu.
Helsinki’nin ölmüş sinefil kültürüne tanık iki örnek olabilir. 1960’lı yıllardaki tüm Godard filmleri ticari dolaşımda dağıtıldı, ki bu Fransa’nın dışında, hiçbir yerde söz konusu olmadı. Ve 1970’lerde Bresson’un filmleri Paris’e göre Helsinki’de daha çok para gerektiriyordu. Kuşkusuz bir servet değil, ama bir anlamda bir durum yarattılar ki 30 yıl sonra ne olacağını hayal etmenin üzüntüsü içindeydik.
Devamını Oku